Sepet 0

Sepetinizde 0 Ürün Bulunmaktadır. ÜrünlerTutar

Zeytinyağı Tarihçesi

“Dünyada bana ilimden daha iyi yardımcı yoktur. İlim hazineden iyidir. Çünkü, sen hazineyi korumak zorundasın; ilim ise seni korur”
 
Lokman Hekim
 
TARİHTE ZEYTİNYAĞI YA DA MODERNİZM SONRASI UYGARLIĞA ATALARINDAN
ÇÖZÜME DAİR BİR MESAJ
 
BÖLÜM 1 : BÜYÜK TUFAN
 
 Durum ve Konum M. Ö. 6. binyılın ilk yarısında bugün Karadeniz’in bulunduğu bölge çok farklıydı. Karadeniz’in ortalarına konumlanmış olan büyük bir tatlı su gölü ve bu gölü çevreleyen bereketli düzlükler alabildiğine uzanıyordu. Gölün kıyı çizgisi Karadeniz’de bugün yaşamın bittiği 200 metre derinlikte yer alıyordu. Bu tatlı su gölüne dökülen ırmaklar bir yandan su kaynaklarını oluştururken diğer yandan çevre topraklara bereket getiriyordu. Bir iç göl fazla sularını ne yapar? Tabii ki bir başka ırmakla yakınlardaki bir denize boşaltır. Bu gölün fazla suları da bugün İstanbul Boğazı denilen bölgeden, çağlayanlarla, Ege Denizi’nin bir uzantısı olan Marmara Denizi’ne boşalıyordu. İlkbahar yağmurlarının kabarttığı ırmaklar göle bolca su taşıdığı zamanlarda binlerce yıldır Nil’de olana benzer bir durum doğuyordu. Her yılın bu döneminde en azından gölden denize akan ırmak kabarıyor ve, gölün kıyılarından İstanbul Boğazı yoluyla denize ulaştığı noktaya kadar, çevresini sularla kaplıyordu. Suların çekilmesi ise bu bölgelerdeki toprakları bereketli alüvyonlarla kaplanmasına sebep oluyordu. Bu tarz bir doğal ortam mutlaka insanları kendine çeker. Zira bu tür alüvyon birikintileriyle beslenen toprak çok bereketlidir. Bu bölgede de aynen öyle olmaması için hiçbir sebep yoktu. Bu bölgenin ayrıca Mısır’ın anası olan Nil’e göre bir de büyük avantajı vardı. Sadece yükselen nehrin sağladığı alüvyonlu topraklar değil, başta göle dökülen tüm ırmak havzaları olmak üzere, gölün tüm çevresi tarıma elverişliydi. Nil bölgesinde ırmağın çevresindeki tarıma elverişli birkaç yüz metrelik toprağın sebep olduğu uygarlık ile bu bölgenin potansiyeli karşılaştırılamayacak kadar farklıdır. İşte bu çok elverişli ortamda belki de tarihteki ilk yerleşik tarım toplulukları görüldüler. İlk primitif kentleşmelerin de bu bölgede gerçekleşmiş olması muhtemeldir. Zira insan yoğunlaşması için gerekli olan tüm potansiyeller mevcuttu. Bu koşullar aşağıdaki gibi özetlenebilir: Tarıma çok elverişli, bereketli topraklar; Güvenli su üstü taşımacılığına ve balıkçılığa izin veren büyük bir tatlı su gölü; Göl çevresi ile içerilerdeki hinterlandı bağlayan, ırmakların sağladığı rahat taşımacılık imkanı; Tarıma ilk başlayan topluluklara sulamanın önemimi anlatacak, taşkınlarla doğal olarak sulanan bölgeler; Tüm havzayı çevreleyerek, bulutların elverişli düzeyde yağmur bırakmasını sağlayan dağlar; Farklı uygarlıkların konumlanarak gelişmesine izin verecek kadar geniş ve kuzeyinden güneyine kadar farklı imkanlar, doğal yaşam ve hammaddeler içeren bir bölge ve son olarak da Avrupa’nın güneydoğusunda ve Ortadoğu’nun kuzeyinde bir konumlanma. Uygarlaşma Uygarlaşmanın en önemli olmazsa olmazı toplumsal işbölümlerinden üçüncüsünün mümkün olduğunca derinleşerek güçlenmesidir. İlkel sürü tarzında yaşayan ilk toplulukların gerçekleştirdikleri ilk işbölümü cinsler arasındadır. Erkekler avcılaşırken kadınlar toplayıcı görevini üstlenmişlerdir. Bu iş bölümü anaerkil toplulukların oluşmasının temel sebebi olmuştur. İkinci işbölümü nesiller arasında gerçekleşir. İlk işbölümünün iki yan sonucu vardır. Bunlardan birincisi, her cins bir temel ekonomik faaliyette uzmanlaşırken sonraki nesillere aktarılması gereken, değerli bir bilgi birikiminin oluşmasına sebep olmuştur. İkincisi ise biriken bilgi ve tecrübenin sebep olduğu artık (ilk artık ürün) yiyecektir. Bu artık ürün artık bizzat kendisi yiyecek elde etme faaliyetine katılamayacak kadar yaşlanmış olan neslin sağ kalan bireylerinin henüz yiyecek elde etme faaliyetine katılamayacak kadar genç olan neslin eğitimi görevini üstlenebilmesine olanak tanımıştır. Bu işbölümü ekonomik bilginin birikimine doğrudan katkıda bulunmaz ancak biriken bilginin kaybolmamasını sağlar. Bu durum da son işbölümünün yolunu hazırlamıştır ki bu da yerleşik yaşamın yolunu açmıştır: Zanaatçılık. Yani toplum bireylerinin kendi aralarında uzmanlaşarak mesleksel işbölümlerine gitmesi. Bu sonuncusu kentleşmenin yolunu açan başlıca etkendir. Zira kentli yani “uygar” yaşam için, başta yiyecek maddelerinde olmak üzere her türden ihtiyaç maddesinde yüksek miktarlarda artık ürünün elde edilmesi gereklidir. Bu, uygarlaşma için gerekli olan nüfus yoğunlaşmasının tartışılmaz şartıdır. Bugünkü Karadeniz’in bulunduğu bölge tüm koşulları ile uygarlaşmaya uygundu. Tatlı su gölünün çevresindeki ilk yerleşimlerin göle dökülen ve gölün fazla suyunu denize taşıyan ırmakların deltalarında gerçekleştiğini söylemek bir kehanet olmayacaktır. Bu yerleşimlerin tarım, hayvancılık ve balıkçılıkla hızla zenginleşmesi nüfusun üreme ve göçlerle çoğalmasına sebep olmuştur. İlk başlarda ilk yerleşimleri oluşturan kabilelerin (tribü) arasındaki ilişkiler istisnai olması muhtemeldir. Fakat farklı farklı kaynakların bolluğu bu toplulukların savaşmak yerine paylaşmayı tercih ederek ticarete yönelmesine sebep olması kuvvetli bir olasılıktır. Temel ticaret yolu ise su üstü taşımacılığı ile gerçekleşmiş olmalıdır. İlk gemilerin de ahşaptan ziyade, Eski Mısır’da olduğu gibi kamış kullanılarak yapılmış olması da muhtemeldir. Zira kamışın işlenmesi ahşaba göre çok daha kolaydır. Ayrıca bu bölge coğrafyasında ormandan ziyade kamışın bulunması da beklenilir bir durum olacaktır. İşte göz önüne getirilebilecek bir bölgesel yaşam. İnsanın en temel korkusunun, ki bu o dönem için açlıktır, büyük bir olasılıkla ilk kez yenildiği yer bu havzaydı. İnsanın ilk sürüleştiği zamanlardan beri bir insan topluluğunun uygarlaşması yendiği korkularla doğru orantılıdır. Felaket ya da Büyük Tufan Bugün Karadeniz’in bulunduğu bölge insanoğluna bu imkanları sunarken, kendi içinde de büyük bir felaketi hazırlıyordu. Yaşanan son buzul çağı M.Ö. 10 binli yıllarda sona ermeye yüz tutmuştu. Kuzey yarıkürede, o zamanlarda Avrupa’nın ortalarına kadar sarkmış olan buzullar yavaş yavaş eriyerek, birkaç bin yıl içinde kuzeye doğru çekilmişlerdi. Bu süreç ilgili dönemde Avrasya’nın tümüne yayılmış olan Mamut gibi dev memelilerin sonlarının hazırlanmasının yolunu açarken insanın çoğalmasına zemin teşkil etmişti. Çoğalan insan nüfusu için ise, doğal olarak, rastlantısal bir karakter taşıyan av ve toplayıcılık gibi yiyecek kaynakları bir engel teşkil ediyordu. Kaynaktan elde edilen yiyecek miktarının ve hatta kaynağın bizzat kendisinin olasılıklara bağlı olması durumu çok ciddi bir sorun yaratır. Kaynaktan elde edilen yiyeceğin miktarının beklenen değeri( ile o kaynağı kullanan ortalama insan nüfusu daima doğru orantılıdır. Yerleşik tarım ve hayvancılık artan insan nüfusunun sonraki binyıllarda oluşacak olan ihtiyacının karşılanma adresleriydi. Ancak M. Ö. 6. binyılda buzulların erime süreci henüz tamamlanmamıştı. Dünya yavaş yavaş ısınıyor ve çehresi değişiyordu; buzullar eriyor ve buzullarla bağlantısı olan denizler yükseliyordu. Bugün Karadeniz’in bulunduğu bölgedeki tatlı su gölü ve havzasının ekolojik sistemi çok hassas bir dengenin üstüne urulmuştu. Geri çekilen buzulların yarattığı bu ideal sistem erimeye devam eden buzullar tarafından tehdit ediliyordu. Kot olarak deniz yüzeyinin 200 metre kadar altında kalan bu bölgeyi Marmara Denizi’nin sularından ayıran yerler gittikçe inceliyordu. M. Ö. 5600’lü yıllarda, bir yağmur mevsiminde bu hassas denge bozuldu. Günler süren yağmurun ardından yumuşak bir hamura dönüşen toprak, artık bu havza ile deniz suyunu ayıramaz hale geldi ve büyük ihtimalle bir toprak kaymasının tetiklemesi sonucunda Marmara Denizi’nin tuzlu suları, gölün fazla suyunun denize ulaşmasını sağlayan nehrin İstanbul Boğazı’nın kanyonları arasındaki çağlayanlarını gerisin geriye yıkarak, büyük bir gümbürtü ile havzaya akmaya başladı. Havza o kadar büyüktü ki, doğal olarak, suların yükselerek bu günkü Karadeniz halini alması için en azından birkaç hafta gerekmiş olmalıdır. Ancak insanların yaşadıkları gerçekleşen bir lanet gibiydi. Gölün suları gün be gün, hızla yükselmiş olmalıdır. Tuzlanmanın sonucunda önce varolan su ekosisteminin canlıları öldü. Çok eski çağlara kadar bir bölgede balıkların ve diğer su canlılarının topluca ölümü insanlarca lanet olarak adlandırılan doğal bir felaketin habercisi olarak kabul edilir. Yükselen sulardan kaçan insanların büyük kısmı doğal bir reaksiyon olarak karanın içlerine doğru kaçtılar. Bunların büyük ihtimalle tümü yükselen sulardan kaçamadı. Karadeniz’in kıyıları hızla derinleşmesiyle ünlüdür. Bu ise gölün kıyıları ile bugünkü Karadeniz’in kıyıları arasındaki bölgenin nispeten düz olduğunun işaretidir. Dolayısıyla içlere doğru kaçanlar yükselen sulardan kurtulabilmek için yarı bataklık, toprak olan kısımları günlerce sürmüş olan yağmurun altında balçığa dönüşmüş olan bir arazide, hangi yöne doğru olursa olsun en azından 100-150 km gibi mesafeleri bir an önce almak zorundaydılar. Bunu başarabilenlerin sayısı hiçe yakın olmalıdır. Çok daha az sayıda olan diğer bir grup da varolan tekneleri kullanmaya kalkmıştır. Bunların da büyük kısmı bu fırtınalı, yağışlı döneme dayanamamış ve sakin bir tatlı su gölünden çalkantılı ve fırtınalı bir denize dönüşmekte olan altlarındaki suya dayanamayan tekneleri ile birlikte batmışlardır. Ancak bu felaketten kurtulanların sayısının çok az ve tümünün de, her ne olursa olsun, tekneleri kullanarak kaçmaya çalışanlar olduğu kesindir. Bu olaya daha sonraları Büyük Tufan adı verilmiş ve efsaneleştirilmiştir. Bu efsaneye iki temel kaynakta rastlanılmaktadır: Gılgamış destanı ve İncil.
 
BÖLÜM 2 : MİNOS UYGARLIĞI
 
I  M. Ö. 3 Binli Yıllarda Akdeniz M. Ö. 3 binli yıllarda Akdeniz tartışmasız bir biçimde, Girit’teki Knossos’u merkez alan Minos uygarlığının hakimiyetindeydi. Minos uygarlığı pek çok açıdan sıra dışı bir yaşam biçimine sahipti. Hakimiyetini iki temel unsura bölerek açıklamak mümkündür. Birincisi başka uygarlıklar ve insan toplulukları karşısında Akdeniz’e hakimdiler. Bu hakimiyetleri o kadar belirgindi ki Girit’teki kentlerinin çevresine sur bile çekmemişlerdi. Akdeniz’e kıyısı olan bir diğer büyük uygarlık ise, o dönemde, Mısır’dı. Mısırlıların o dönemde yelkeni bilmedikleri veya etkin kullanamadıkları hesaba katılacak olursa Minos uygarlığının Akdeniz’deki hakimiyetinin tartışılmazlığı daha net anlaşılacaktır. İkincisi ise o dönem batı dünyasının en önemli iki malının üretiminin neredeyse tümüne sahiptiler: Bakır ve zeytinyağı. Bakır o dönemde her türlü alet ve silahın temel maddesiydi. Kalayla karışımının sonucunda bir çağa adını veren tunç elde ediliyordu ve tunç bakırın saf halde kullanılmasının yarattığı dayanıklılık sorununu çözüyordu. Demirin ergitilmesi için gereken yüksek sıcaklık (1535 derece Celsius() o dönem teknolojisi ile henüz elde edilemediği için tunç sorunun optimal çözümüydü. Bu sebeple bakırın neredeyse altına eş bir değeri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zira bakıra sahip olan toplum sürekli bir altın akışı sağlayabiliyordu; ancak bunun tersi doğru değildi. Zeytinyağı ise o dönemde bugünkünden çok farklı bir işleve sahipti. Bugün zeytinyağı bir gıdadır. Ancak o dönemde zeytinyağının gıda olarak kullanabilmek büyük bir zenginlik ve refah belirtisiydi. Zira zeytinyağı hem önemli bir ilaç ve kozmetik hammaddesi hem sürekli ışığın kaynağı hem de dini törenlerin kıymetli bir unsuruydu. Üstelik değerliydi de. Zira üretimi hem nispeten sınırlıydı hem de bilgi gerektiriyordu. Miletli Thales’in M.Ö. 6. yüzyılda zeytin üretiminin dönemselliğini anlamak için kullandığı astronomik gözlemleri ve Minos uygarlığının sonlanmasından 1300 yıl sonra Üçüncü ve son Pön Savaşı’nda, Romalıların Akdeniz bölgesi tarımı ile ilgili Kartacalı Mago’ya ait bilgilere büyük önem vererek ele geçirmek ve korumak için çaba göstermesi tarımsal bilginin çağlar sonra bile ne düzeyde önemli olduğunun bir göstergesidir. Minos uygarlığı tüm ada uygarlıklarında olduğu gibi deniz ticaretinin üzerine temellendirilmişti. Kıbrıs’ta o dönemin en önemli bakır madenlerini işletiyorlar, Ege adalarında ve Girit’te zeytinyağı üretiyorlardı. Biliminsanlarının Küçük Asya kökenli olduklarını belirttikleri eski Giritliler çok büyük bir deniz ticaret filosuna sahip olmalıydılar. O dönemde savaş gemileri ile ticaret gemileri arasında çok büyük bir yapısal fark da yoktu. Bu sebeple büyük deniz ticaret filosu aynı zamanda büyük bir savaş filosu olarak da değerlendiriliyordu. İşte bu filo Akdeniz hakimiyetinin anahtarıydı. Bu filonun sağladığı bir diğer imkan ise büyük bir kara ordusuna sahip olmayı gereksizleştirmesiydi. Çok eski zamanlardan beri bilinen bir askeri kural vardır: Tüm komutanlar savaşları lojistiğe göre düzenlerler. Büyük bir orduya sahip olan herhangi bir güç, örneğin bakır yatakları için Kıbrıs adasına çıkabilir ve adayı ele geçirebilirdi. Ancak denizden ikmalini yapamazdı ve bu da bu tarz bir hareketin en önemli engelleyicisiydi. Dolayısıyla Giritliler zaten ticaret için kullandıkları büyük filoyla aynı zamanda geniş ve pahalı bir kara ordusu oluşturmayı ve beslemeyi gereksiz hale getirmiş oluyorlardı. Bu durumun bir toplumun yaşam kalitesini ne kadar çok arttıracağı tartışmayı gerektirmeyecek bir konudur. Minos Uygarlığı’nın Umulmadık Sonu M. Ö. 16. yüzyılda gene bir Minos yerleşim yeri olan Santorini adası tarihin bilinen en büyük volkanik patlamalarından birine sahne oldu. Bu patlama öylesine büyüktü ki izlerine bugün kuzey kutup buzlarında dahi rastlanmaktadır. Volkanın püskürmesinin etkisi onlarca kilometre güneyde olan Girit adasında da hissedildi ancak yarattığı ana sorun bizzat püskürme değildi. Santorini adasının önemli bir kısmı bu püskürme sonrasında denize gömüldü ve bu olay dev bir deprem dalgasına (tsunami) sebep oldu. Bu dalganın Minos uygarlığını ayakta tutan tüm unsurları bir hamlede yok ettiğini söylemek çok iddialı olmayacaktır. Öncelikle Akdeniz’in geniş bir kısmına yayılan ticaret filosunun çok büyük bir kısmının bu dalga sonucunda yok olduğu hesaba katılmalıdır. Girit artık korumasız ve desteksizdir. İkincisi çok doğal olarak kıyılarda toplanmış olan Minos yerleşimlerinin büyük kısmı müthiş bir can kaybı ile birlikte yerle bir oldu. Üçüncüsü ise liman şehirlerinde depolanmış tüm yedek gıda ve mal varlıkları kullanılamaz hale geldi. Bilimsel araştırmalar Santorini’deki volkan patlamasından sonra Girit’teki yaşamın büyük ölçüde zayıflamakla birlikte 40-50 yıl gibi bir süre daha devam ettiğini, ancak yüz yıla varmayan bir süre içerisinde hızla sönümlendiğini bulgulamışlardır.
Minos uygarlığının başta Knossos’taki olmak üzere muhteşem sarayları bir daha asla kurulmayacaktı. Bir uygarlık doğal bir felaketle son bireyine kadar yok edilmediği sürece nasıl sonlanır? İnsanların bir arada yaşama motivasyonlarının ortadan kalkması dışında bu sonucu hiçbir etken gerçekleştiremez. Santorini’deki patlama Minos uygarlığının vatandaşlarınca tanrısal bir lanet, cezalandırma olarak kabul edilmiş olmasaydı bu uygarlık ortadan bu biçimde kalkmazdı. Mayaların muhteşem kentlerini herhangi bir dış etken olmadan terk ederek uygarlıklarına son vermeleri bu olgunun tarihte istisnai olmadığının kanıtıdır. Mayalardan yüzyıllar önce Minos uygarlığında gerçekleşen de aynen bu olmuştur. Üstelik Minos’luların nedenselliği sadece inançlarından kaynaklanmıyordu; elle tutulur, somut bir de olguları vardı. 
 
BÖLÜM 3 : ZEYTİNYAĞININ TARİHİ DEĞİL TARİHTE ZEYTİNYAĞI
 
 Her Korku Bir Tanrı Yaratır Tarihinde insan topluluklarının izlediği yol toplumsallaşmış bireysel korkulara karşı davranışlarının bir hem bir türevidir hem de bu davranışların bir sonucudur. Tüm büyük korkuların ardında bilgisizlik yatar. Bilinmeyen ve anlaşılamayan doğal güçler her zaman tanrısallaştırma sonucunu doğurmuştur. Bu güçlerin bilimin konusu olmasının sonucunda anlaşılırlıklarının artması daha başka bilinmeyen güçleri ortaya çıkarmış ve bu sefer de bu güçler tanrısallaştırılmıştır. Kısacası tarih insanla korkularının bir savaş alanı olarak kabul edilebilir. Büyük uygarlıklar insan topluluklarının bir araya gelerek korkularından en azından birine karşı koymalarının ve bu karşı koyuşu başarmalarının bir sonucudur. Bir uygarlık bu karşı koyuş başarısını sürdürdüğü ve bunun bir sonucu olarak da o uygarlığın bireylerinin uygarlıklarını anlamlı bulmaya devam ettikleri sürece, değişim ve dönüşümler yaşamakla birlikte söz konusu uygarlık varolmaya devam eder. Hiçbir doğal ya da insani gücün bu işlevleri yerine getirmeye devam eden bir insan uygarlığını tarihten silmeye gücü yetmemiştir. Tarihte geriye gidildikçe bu korkuya karşı koyma eyleminin çok sayıda izini rahatlıkla görmek mümkündür. İlk insan toplulukları ağaçların üzerinde bir araya geldiler. Bir aradayken hem daha çok gözleri vardı hem de olası bir saldırganı korkutmak için bir arada daha çok ses çıkarabiliyorlardı. Bunun ardından ateşin sağladığı ısı, ışık ve güvenlik çemberinin içerisinde daha çok sayıda insan bir araya toplandı. Bir arada yaşayan insanların sayısal olarak çoğalması iş bölümlerine, kültürlerin ve ritüellerin doğmasına olanak tanıdı. Doğanın diğer canlılarının yarattığı korkunun yenilmesinin ardından, çoğalan insan topluluklarının karşısına en önemli korku olarak açlık ortaya çıktı. Günümüzden 10.000 yıl kadar önce değişen iklim şartlarının da körüklediği açlık korkusu insan topluluklarını güvenlik arayışına iterek yerleşik tarım ve hayvancılığa itti. Ardından da bu gelişimi henüz başaramamış ve değişen koşulların yarattığı sorunlar karşısında acil çözümlere ihtiyaç duyan göçebe klanların saldırıları geldi. Tüm antik çağ bu olguların ve korkularının izlerini taşımaktadır. Öyle ki tarih batıcıl yorumundan kurtarılarak tekrar okunacak olursa Büyük İskender’in dahi bu yarı göçebe yarı yerleşik insan topluluklarının birinin başı olduğunu ve o dönemin en büyük uygarlıklarından biri olan Pers İmparatorluğu’nu ihtirasının kılıcı altında, tam bir barbarlıkla yok ettiğini görmek mümkün olacaktır. Her ne kadar savaş barbarlığın tek başına bir göstergesi olarak kabul edilebilse de insan toplulukları birbirleriyle savaşabilirler. Ancak barbarlık ile uygarlık arasındaki en önemli ayıraç birinin insanlığın korkularını kendine müttefik edinmeye çalışması diğerinin ise bizzat insanlığın korkularıyla savaşmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Büyük İskender’in kendisine teslim olmuş olan antik dünyanın muhteşem kenti Ninova’yı baştan aşağıya yaktırıp yıktırması tartışmasız bir biçimde tek bir sonucu göstermektedir. Uygarlık Kavramı Bir insan topluluğunun tarihteki konumunu seçmesini sağlayan temel olgu aşağıdaki 3 kavramı açıklaması ile belirlenir: İnsan Doğa Yaşam İnsan kavramının tanımlanması o toplumun üyesi olan insanlarla üyesi olmayan insanlara karşı davranışını belirler. Antik Yunan’da insan her kent devletinin ya da bir başka değişle kalabalıklaşmış klanın üyelerinden ibaretti. Özgürlük gibi insani haklar sadece bu üyelere aitti. Diğer yaratıklar(!) kendi içlerinde sıralanabilir ve insanlık dışı davranışlarla karşılaşabilirlerdi. Bunların başında da o uygarlığın yarattığı güven ortamından uzakta tutulma ve korkutma eyleminin nesnesi olma sayılabilir. Bu sıralama ise özgür kadınlar, diğer kent devletlerinin bireyleri, köleler ve diğerleri olarak basitçe verilebilir. Roma döneminde kent devletinin vatandaşları kavramı biraz genişletildi: Romalılar. Antik Yunan uygarlığının tersine Romalı olmak için Roma’da doğmak zorunlu şartlardan biri değildi. Bu defa da Romalıların dışındaki diğer insanlar barbarlardı ve, tarihte yine, her türlü insanlık dışı davranışla
karşılaşabilirlerdi. Roma’da insan kavramının klasik bir klan üyesinden Romalı kavramına genişletilmesinin başlıca sebeplerinden biri artan insan ihtiyacının başka toplumların yetenekli bireyleriyle kapatılması zorunluluğu olmakla beraber barbar olarak tanımlanmasında büyük güçlüklerle karşılaşılan Antik Yunanlıları da saymak mümkündür. Bugün uygar(!) olanlar batılılardır; diğerleri ise barbarlar. Uygar(!) olan toplumlar yine kendi içlerinde sınıf ve kesimlere ayrılırlar. Ve bu ayrılışa göre korkutma eyleminin öznesi veya nesnesi olurlar ancak asla barbarlarla(!) aynı kefeye konmazlar. Burada da görülebileceği gibi son 3000 yıl içerisinde insan kavramının tanımlanış biçimi, diğer bir deyişle insanların sınıf(!)landırılması insanın insanla kavgasının temel nedenidir. İnsanların birbirlerinden ayrıştırılmasının temel sebebi olarak, ayrıştıranlar tarafından, ekonomik kaynakların yetersizliğinin gösterilmesi büyük bir
cehaletin kanıtı olarak görülebilirse de son 300 yıldır bu zora dayalı ayrıştırmanın cehaletle hiçbir ilgisi yoktur. İnsan kavramının tanımlanmasının ardından doğanın tanımlanması ve insanın doğaya göre konumlandırılması gereklidir. Batı uygarlığında, tarihinin tümünde doğaya yenilecek ve sömürülecek bir baş düşman olarak davranılmıştır. Doğaya bu biçimde bir davranış doğal pek çok olgunun da doğanın bir intikamı olduğu yorumuna yol açmış ve sel baskını, tayfun, deprem ve volkanik patlamalar gibi doğal olgular bu açıdan değerlendirilmiştir. Kendisinden çok daha güçlü olduğunu bildiği bir şeye karşı savaş açan bir canlı, doğal olarak daima korkacaktır. Bu korkular maalesef çok çeşitli dini inanışların da bizzat kaynağını teşkil etmektedir. Yeryüzünde doğa ile barış içinde, onunla bir bütün olarak yaşayabilen veya yaşama potansiyeli olan uygarlıkların da olduğu bilinmektedir. Bunlar arasında Güney Amerika’nın ve Avustralya’nın yerli kabileleri, eski Hindistan’daki pek çok uygarlık ve Tasavvuf felsefesi ile de kendisini ortaya koyan İslam uygarlığının bir kısmı sayılabilir. Tanımlanması gereken son kavram ise bizzat yaşamın kendisidir. Çok uzun bir zaman önce doğa kavramının insandan bağımsız olarak varolabildiği anlaşılmıştı. Bu sebeple yaşam kavramı da insandan bağımsız olarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Ancak ilkel anlamıyla insandan bağımsız olan yaşam tanımlanmaya çalışılan kavram değildir. Yaşam insanın iradi etkisinden bağımsız olarak tanımlanacak olursa kendi kendisini anlamsızlaştırarak etkisizleştirir. Bu sebeple yaşamı insandan bağımsız olarak tanımlamaya çalışan kültürlerde insan bir zavallıdır. İnsanın etkisinin vurgulanması ise dikkat edilmez ise bir megalomaniye yol açmaktadır. Bunların ortasında ise, gerçek insan, tüm hatalarına rağmen yeryüzünün tek iradi gücü durmaktadır. İnsanı etkisizleştirmek bu gücü yok saymak olmakta, onu tek odak saymak da yalnızlaştırarak içinde bulunduğu yaşama ve insan olsun veya olmasın diğer tüm varlıklara yabancılaştırmaktadır. Bu yabancılaşma da bireyi doğaya düşman etmektedir. Oysa insan tüm bunlarla, toplum ve doğayla birlikte insandır. İnsanın tarihteki konumunun ya da diğer bir deyişle uygarlık düzeyinin hem bireysel hem de toplumsal olarak yukarıdaki kavramları açıklayışı ile belirlendiğini söylemek mümkündür. Ancak bu kavramların düşünülebilmesi için dahi olmazsa olmaz bir şart
vardır ki bu şart yerine gelmeden insanı herhangi bir iradi olmayan canlıdan, örneğin bir geyik veya aslandan ayırmak mümkün olamamaktadır. İnsanın kavramları ve hatta kavramsal olarak düşünebilmesi için öncelikle beslenme gibi doğal ihtiyaçlarının giderilmesi gerekmektedir. Korkulara karşı savaşmak için uygarlık, uygarlık için kavramsal düşünme, kavramsal düşünme için ise temel ihtiyaçların yarattığı korkuların kısmen de olsa yenilmiş olması gereklidir. Bu ilişki bir paradoks gibi görünse de aslında diyalektik bir sarmaldan başka bir şey değildir. İşte bu sebeple tarihteki büyük uygarlıklar, ilk başlangıçta, korkuları kısmen yenme potansiyeli olan coğrafi bölgelerde filizlenmişlerdir. Zeytinyağının tarihteki işlevi de işte tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Zeytinyağının Uygarlık Kurucu Rolü Çeşitli kaynaklarda zeytinin tarımının yapılmasının tarihi günümüzden 6.000 ile 8.500 yıl öncesine dayandırılmakla birlikte zeytin ağacının geçmişi M.Ö. 10.000 yıllarına kadar götürülmektedir. Bilinen en eski zeytin tarımı Akdeniz’in doğusu ile Anadolu’dadır. Ancak zeytin yetiştiriciliğinin tarihsel kökleri hakkındaki bilgiler çok net değildir. Burada önemli olan bu acı meyvenin öneminin kaynağıdır. Zeytinin
isimsel kökünün ölümsüzlük olması bu rol hakkında çok önemli ipuçları vermektedir.  Zeytinyağının tarihteki en önemli rolü doğayla insan arasındaki barışın temel unsurlarından bir olmasıdır. Zaten bu barışın temel bir unsuru olduğu için insanın en temel sorunu olan ölümlülüğün zıttı olan bir isimsel köke –Zeta- sahiptir.( Yukarıdaki ilk iki bölümde insan uygarlığının karşılaştığı iki temel doğal felaketten bahsedilmiştir. Bu doğal felaketlerin zeytinyağıyla ilişkisini çok öz olarak Nuh efsanesinde bulmak mümkündür. Nuh karayı araması için gemiden bir güvercin yollar ve bu güvercin günler sonra ağzında bir zeytin dalıyla döner. Zeytin doğayla insan arasındaki barışın bir sembolüdür. Bu sembol bugün dahi geçerlidir. Büyük tufan insanoğlunun belki de ilk defa açlık tehlikesini çözmüş olduğu bir uygarlığı yok ederek tekrar bu korkuyla yüz yüze kalması sonucunu doğurmuştu. Toplumsal yaşam parçalanmış ve  insanoğlu tekrar açlık korkusu ile karşı karşıya kalmıştı. Korkunun iktidarı geri gelmişti. Tufandan kurtulabilen sınırlı sayıda insan biriktirilebilmiş bilginin kurtarılabilmiş olan kısmı ile birlikte (Nuh’un gemisinin bir bilgi deposunun benzetmesi olduğu düşünülebilir) tüm yönlere doğru kaçtılar. Yaşadıkları travma o kadar büyüktü ki etkileri sonraki binyıllar boyunca efsaneler ve anlatımlar olarak sürdü. Bu travmadan ilk kurtulanlar Anadolu ve Kafkasya’nın güneyine gelenler oldu. Oralardaki halklarla kaynaştılar ve yavaş yavaş güneye doğru inmeye başladılar. Zeytinle karşılaşmaları ve tarımsal bilgilerini bu ağaca uygulamalarının sonucunda yeni uygarlıklar filiz verdi. Bu, korkunun yenilmesi ya da doğa ‘tanrı’ ile tekrar barışmak demekti. Minos uygarlığını kuranların Küçük Asya kökenli oldukları neredeyse tüm kaynaklarda yazılıdır. Bunun şaşırtıcı olmadığı ortadadır. Bu kültürün Anadolu’dan Girit’e taşıdığı çok şey olmalıdır. Bu uygarlığın kökü de zeytinyağına dayalıdır. Tüm canlıların temel gıdası, her ne olursa olsun başta yağdır. Zeytinyağı benzer gıda maddelerine göre göreli az bir çalışma ile çok bol miktarlarda elde edilebilmektedir. Üretimi de insancıldır. İnsana uygarlaşmak için boş vakit ve güven sağlamaktadır. Uygun koşullar sağlanırsa dayanıklıdır. Saklanması, depolanması ve taşınması kolaydır ve gıda olmasının çok ötesinde de kullanılabilmektedir. Örneğin bol zeytinyağı üretimi tüm bir antik kentin geceleri ışıklandırılmasına izin vermektedir. Bunun uygarlaşmaya olan etkisinin yanı sıra karanlığın yenilmesi ve tüm bir kentin büyük ve masraflı inşaat projelerine gerek olmaksızın, deniz kıyısında gemiler için bir deniz feneri işlevi görmesinin sağlanması anlamına geleceğini keşfetmek çok zor değildir. Antik dünyada zeytinyağının kullanım alanlarının bugün bilinenlerden de daha fazla olması muhtemeldir. Zeytinyağının temel maddesi olan oleik asidin insan vücuduna olan faydaları tamamen, bugün dahi keşfedilememiştir. Son dönemde ünlenen Akdeniz mutfağının olmazsa olmaz malzemesi zeytinyağıdır. İşte Minos uygarlığı zeytinyağının kendisine bahşettiği bu imkanları kullanarak kurulmuştur. Minos uygarlığının yıkılışının ardından kurulan Ege uygarlıklarının tümü de başta zeytinyağına dayalıdır. Zeytinyağının sağladığı imkanların kullanılması bu uygarlıkların ihtiyaç duydukları ilk ivmeyi, ilk yaşam enerjisini sağlamıştır. Üstelikte daha sonraları ortaya çıkan köleliğin ekonominin temel bir unsuru haline gelmesine dahi gerek olmadan. Söylencelerden tarih yazmaya kalkmak bir cehalet belirtisidir. Söylencelerin altında yatan basit tarihsel gerçekleri reddetmekte öyle. Nedensiz bir olgu yoktur. Önemli olan da o basit nedeni bulmaktır.
Atina’nın adını aldığı tanrıça Athena ile tanrı Poseidon arasındaki yarışmayı konu eden mitolojik öykünün zeytin ağacına dayalı olması yukarıda bahsedilmekte olandan başka neyi ifade etmektedir acaba? Bugün Bugün dünyayı ve olayları bir nebze olsun izleyen ve fikir yürüten tüm insanlar insanoğlunun bir dönüm noktasına yaklaştığı konusunda neredeyse hemfikirdirler. Sadece bu dönüm noktasının ne olduğu konusunda fikir ayrılıkları vardır. Burada tek tek tartışmaya ne gerek ne de imkan olan bu dönüm noktası ve sonrası beklentileri başlıca iki ana grupta toplanabilmektedir: Yapıcı ve yıkıcı yaklaşımlar. Bazı fikir ve inanışlar bu dönüm noktasının bir yıkımla sonlanacağını söylemekte ve buna inanmaktadırlar. Bu inanışlara göre söz konusu yıkım bizzat kendisi ve sonrası için tamdır. Ya tüm evren ya dünya veya en azından insanlık kurtulunması ve toparlanılması imkansız bir biçimde yok olacaktır. Bu inanışların ortak paydaları öncelikle insan iradesi dışında gerçekleşecek bir şeylerin beklentisi ve kesif bir yıkımdır. Eğer bu beklenti doğru ise insan olarak hiçbir şey yapılamaz. Zira insan iradesi dışında işleyen bir saat vardır. Diğer yaklaşım insana ve geleceğe olan inançla beslenmektedir. Her ne olursa olsun daima yapılacak bir şeyler vardır düşüncesi egemendir. Karamsarlık bir şeyler yapmaya muktedir olan tek iradeyi kırmaktan başka bir şeye yaramayacağından teslimiyetle eş anlamlı olarak kabul edilmektedir. Burada yukarıda açıklanan ayrımlar devreye girmektedir.Bunların başında insan iradesi gelmektedir. İnsan iradesinin yaşam üzerinde bir etkisi ya vardırya da yoktur. Zira insan iradesinin yaşam üzerinde bir etkisi varsa bu etkinin nicel büyüklüğü sadece bir zaman meselesidir. Ayrıca insanın insan üzerindeki etkisi bile bunun bir kanıtıdır. Bu etkinin yokluğunu savunanların kendi yaşamlarının kontrolü için çalışmaları ve uzun, sağlıklı ve varlıklı bir yaşam sürmek istemeleri ve kendi düşüncelerinin yaygınlaşması için bir şeyler yapmaya çalışmaları bile düşünceleri ile bir paradoks oluşturmaktadır. Burada tanrının varlığı/yokluğu ve hangi tanrının tanrı, hangisinin uydurma olduğu tartışmasına girilmeyecektir
ancak bu satırların yazarının tarihten ve olgulardan çıkardığı sonuç kısaca şudur: Eğer bir tanrı, bir yaratıcı güç var ise bu gücün yeryüzünde yaratmış olduğu en muhteşem yaratık olan insan iradesiz bir varlık olamaz. Zira bu durumda insan bir tavuktan daha ileri bir varlık olamaz ve bu da, yaratıcı gücün bizzat kendi kendisini aşağılaması olacaktır. İnsan iradi bir varlık ise kendi yaşamını ve geleceğini elinde tutmaktadır. Son 2.000 yıllık ilerleyişi dünyanın geleceğinin kontrolünü de insanın ellerine geçmesine sebep olmuştur. İşte insanoğlunun bahsedilen, üzerinde hemfikir olunan dönüm noktasının bir sebebi de budur. Eskiden insanoğlunun hataları sadece insanoğlunu felakete sürüklemekteydi. Bugün insanoğlunun hataları tüm dünyayı felakete sürükleyecek bir güce ulaşmıştır ve bunun sebebi de bizzat insanoğlunun iradesini kullanarak arttırmış olduğu kendi gücüdür. Zeytinyağı işte bu noktada devreye girmektedir. Bu
satırların yazarı zeytinyağına bir mesih misyonu yüklemeye çalışmamaktadır. Söylenmek istenen tarihte en az 2 kez uygarlıkların kurulmasına sebep olan bu madde insan ile insanın ve insan ile doğanın barış içerisinde yaşayabileceğinin açık kanıtıdır. Bugün kişi başına en yüksek zeytinyağı tüketimi yılda yaklaşık 21 litre ile Yunanistan’da gerçekleşmektedir. Basit bir hesapla yeryüzündeki tüm insanlara bu miktarda zeytinyağı, üstelik doğayla savaşmadan ve doğaya zarar vermeden yaklaşık olarak 700.000 ile 1.000.000 km2’lik bir bölgede, Akdeniz’de üretilebilir. Bu başarıldığında ise insanın insanla savaşması da anlamsızlaşacaktır. Zira ortada yetersiz kaynak diye bir şey yoktur.( Bu basit hesap bile yıkıcı senaryoların yıkılmasına sebep olacaktır. İnsanın insanla ve doğayla kavga etmeden, kardeşçesine yaşayabileceği bir dünyayı hayal etmek insanlaşmanın en önemli belirtisidir. Bu satırların yazarı belki de evrende varolan en insanca ve en uygar şey olan bu hayali korumayı başarmış olan insanların dünya yüzünde zamandan ve mekandan bağımsız bir biçimde varolduklarını ve böylesi bir zamanda bile varolmaya devam ettiklerini bilmektedir. Bu satırlar ise yazarın umudunun sınırsız olmasını
sağlayan bu insanlara basit bir teşekkürden ve düşmesini engelleyecek dallar arasında bilimden de bir şeyler görmek isteyenlere ödenen naçiz bir vergiden başka bir şey değildir. 
 Gökçe Alp Gökçe November, 2004, Istanbul 
 
BIBLIOGRAPHY
 
Dünya Zeytin Ansiklopedisi, Uluslararası Zeytinyağı Konseyi, 1997, İspanya. Haeussler, E. F., Jr. and Paul, R.S.; Introductory Mathematical Analysis, for Business, Economics, and the Life and Social Sciences, 6th Edition, Prentice-Hall International Editions Nizamü'l-Mülk; Siyaset-name, 190, 2nd edition, Kültür Bakanlığı Yayınları No:510, 1000 Temel Eser Dizisi No:89, edited by Prof. Dr. Mehmet Altay Köymen, Istanbul. Rachet, Guy; Kaybolmuş Dünyalar, 1980, Baskan Yayınları, Istanbul.Ryan, William and Pitman, Walter; NUH TUFANI, Tarihi Değiştiren Olaya İlişkin Yeni Bilimsel Keşifler, 2003, Arkadaş Yayınevi, Ankara. Ünsal, Artun; Ölmez Ağacın Peşinde, 2000, Yapı Kredi Yayınları, No:1343, Istanbul http://en.wikipedia.org/wiki/Minoan_civilization#Theories_of_failure 11 27 2004 http://www.archaeolink.com/minoan_civilization_ancient_cret.htm 11 27 2004 http://www.dilos.com/location/13406 11 27 2004